Uluslararası İlişkiler alanında dünyanın önde gelen dergilerinden biri olan Project Syndicate'te, geçtiğimiz haftalarda Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yakın dönemdeki dış politikaya dair tutum ve eylemlerini analiz eden ve Erdoğan'ın "başarılı bir diplomat" olduğunu belirten bir makale yayımlandı. Bu makalede, özellikle Rusya ve Ukrayna arasında İstanbul'da imzalanan tahıl anlaşmasının önemli bir diplomatik başarı olduğu ve bu anlaşmanın Erdoğan'a puan kazandırdığına dair ifadeler yer aldı.  Makaleden yola çıkarak, Türkiye'nin son dönemdeki diplomasi trafiğinin ne gibi sonuçlar doğurduğunu ve geçtiğimiz gün Soçi'de gerçekleşen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasındaki görüşmeyi değerlendireceğim:
24 Şubat'ta Rusya'nın Ukrayna'yı işgaliyle birlikte hem Avrupa hem de Avrasya'nın siyasi ve jeopolitik dinamikleri ciddi şekilde sarsıldı. Ukrayna, Rusya işgaline karşı ilk günden beri kararlı şekilde direnirken en başta ABD olmak üzere Batı ülkeleri, Ukrayna'ya maddi destek ve mühimmat yardımında bulunmaya devam ediyordu. Hiçbir ülke savaşa direkt olarak dâhil değildi fakat Ukrayna’ya yapılan askerî ve maddi yardımlar, Rusya'ya uygulanan yaptırımlar Rusya ile Batı bloku arasındaki halihazırda gergin olan tüm ilişkileri artık kopma noktasına getirdi. Türkiye açısından bakılacak olursa , işgalden önce hem Ukrayna hem de Rusya ile yakın ilişkilere sahip olan tek NATO üyesi konumundaydı. Türkiye ile Rusya’nın siyasi, askerî ve ekonomik alandaki tüm  ilişkileri başta NATO olmak üzere Batı bloku tarafından eleştirilse de işgalin başlamasıyla Türkiye’nin, Rusya ile Ukrayna arasında bir denge siyaseti izlemeye başlaması bir diplomasi başarısı olarak değerlendirildi. Hem BAYKAR üretimi SİHA’lar Ukrayna’ya gönderilirken hem de Türkiye Rusya ile yakın ilişkilerini devam ettiriyor ve Batılı ülkelerin uyguladığı yaptırımlara taviz vermiyor ve onlara katılmıyordu.
Ekonomik krizin derinleşmesi ve yapılan kamuoyu yoklamalarında muhalefetin oy oranının istikrarlı bir şekilde artırması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iç politikadaki hareket alanını gün geçtikçe daraltıyor ve seçim öncesi ekonomide yapay bir rahatlık oluşturabilmek adına dış kaynağa olan ihtiyacını artırıyor. Arap Baharı'nın başladığı yıllardan bu yana diplomatik ve ticari ilişkilere ara verildiği Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’a açılım politikası başlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, petrol bakımından zengin olan iki Körfez ülkesinden yatırım ve nakit sağlamayı hedefliyor. Arka arkaya BAE’ye gerçekleştirilen ziyaretler ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la karşılıklı ziyaretlerin gerçekleştirilmesi, ekonomik krize çare olabilecek bir dış kaynak bulma ihtiyacının göstergesiydi. Türkiye’nin diplomasi bakımından yalnız kaldığı ve bunun sonlandırılması için yapılan hamleler olarak değerlendirilen bu ziyaretler, medyada bir dış politika başarısı olarak verilse de diğer yandan Cemal Kaşıkçı cinayetinin Suudi Arabistan’a devredilmesi, dış kaynak bulabilme amacıyla yargı bağımsızlığının feda edilmesi olarak da yorumlanıyor.
Sonuç olarak, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin hemen sonrasında İsveç ve Finlandiya’nın olası bir işgal tehdidine karşı NATO’ya üyelik talepleri, Türkiye ile NATO arasında yeni bir krizin oluşabileceğini gösterdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, bu iki İskandinav ülkesinin PKK ve YPG’ye destek verdikleri gerekçesiyle NATO üyeliklerini desteklemeyeceklerini belirtmesi geniş bir diplomasi trafiğini de beraberinde getirdi. Yapılan tüm görüşmeler neticesinde Madrid’de düzenlenen NATO Zirvesi’nde Türkiye, İsveç ve Finlandiya arasında üçlü bir memorandum (sözleşme) imzalandı ve Türkiye üyelik konusundaki blokajını kaldırdığını belirtti.  Fakat memorandumda belirtilen suçluların iadesi veya terör propagandasına yönelik eylemlerin engellenmesine dair sözler henüz yerine getirilmedi. Erdoğan’ın, ABD Başkanı Joe Biden ile yaptığı görüşmesinde gündeme getirdiği F-16 savaş uçaklarının satışı da Kongre’deki engelleri halen aşabilmiş değil.
Geçtiğimiz ay İran’ın başkenti Tahran’da düzenlenen Astana Zirvesi’nde Türkiye-Rusya-İran arasında düzenlenen toplantılarda da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hedeflediği sonuçlar gerçekleşmedi. Esas gündem maddesinin Türkiye’nin Suriye’ye yapacağı sınır ötesi harekât olan görüşmelerde, hem Rusya hem de İran bu operasyonun, bölgesel anlamda bir istikrarsızlık yaratacağı endişesiyle doğru bulmadığını belirtti. Bu yüzden Suriye operasyonu geçtiğimiz hafta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le Soçi'de yapılacak olan ikili görüşmeye kadar ertelenmişti.
Yapılan görüşmenin sonuçları AB tarafında büyük bir tepkiye yol açtı. Görüşmenin hemen sonrasında yapılan açıklamada, Türkiye ile Rusya’nın ekonomik ve ticari ilişkilerini geliştirmek için TL ve ruble üzerinden ödeme yapma konusunda anlaşmaya vardıklarını ve Türkiye’nin doğal gaz ithalatının belirli bir kısmını Ruble ile ödeyeceği belirtildi. 5 Türk bankasının Rus kredi kartı ödeme sistemi MIR ile çalışma hazırlığında olduğu ve her iki ülkenin Merkez Bankaları arasında iş birliğinin artırılması gibi sonuçlar, hem Türkiye’nin Batılı ülkelerden kovulan Rus oligarklarının sermayesini çekmeye çalıştığı hem de Rusya’nın Batı’nın yaptırımlarını Türkiye üzerinden engellemeye çalıştığı değerlendirmesini belirgin hale getiriyor.
Tüm bu hamleler sebebiyle Türkiye’de yaptırımlardan nasibini alabilir ve Türkiye’de faaliyet gösteren Batı şirketleri pazardan çıkmak isteyebilir.  Öte yandan Soçi’deki görüşmenin bir diğer önemli tarafı Putin'in Suriye’ye sınır ötesi operasyon için yine olumlu bakmadığı ifade ediliyor. Dış basında, Putin’in, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Bu konuları Beşar Esad ile görüşerek çözün” diyerek Türkiye’nin Suriye ile siyasi diyaloğa girmesi konusunda  görüşlerini ifade ettiği belirtiliyor.